30 Temmuz 2016 Cumartesi

Arkadaşlık Günü geldi çattı!

Bugün, bir şeyi kutlamamız gereken o malum günlerden biri, Dünya Dostluk Günü. 1958’de Paraguay’da Dünya Dostluk Günü / Dünya Arkadaşlık Günü adıyla kutlandığından beri pek çok yerde kutlanıyor. A.B.D.’de Ağustos’un ilk haftasında. Kimileri de A.B.D.’deki kutlamaların 1935’te, hatta 1919’da başladığını söyler. 2011 Nisan’ında Birleşmiş Milletler ise 30 Temmuz’u resmi Uluslararası Dostluk / Arkadaşlık Günü ilan etmişti. En iyisi, aklına geldikçe sık sık kutlamak bence.

Her neyse, yani Temmuz sonu gelince her yaştan insanlar, büyük ihtimalle de daha çok gençler, dostlarını anıyor ve böyle günlerde âdet olduğu üzere birbirlerine mesajlar, armağanlar, kartlar yolluyor, alıntılar ezberliyorlar. Bazıları da kutlama ticarileşti diye burun kıvırıyor. Doğrudur, böyle günler insanları genelde bir şeyler almaya teşvik eder. Ya da, biz zaten alışverişe meraklıyız da, bahane oluyorlar. Ben şahsen, çok dalgın ve unutkan biri olarak, hatırlatılmasından yanayım. Yani, Facebook olmasa arkadaşlarımın doğum gününü bile hatırlamam.

Belki ilham verir diye arkadaşlık üzerine deyişlere şöyle bir göz atmaya niyetlenmiştim, ama onlar da öyle klişeleşmiş geldi ki, en iyisi arkadaşlık deneyimlerimi anayım dedim. Kendimi pek çok şeyin dışında kalmış hissetsem de, aslında sosyal bir insan sayılırım. Buna karşılık bir yakınım, “Asosyalsin, söyleyince de darılıyorsun,” demişti. Evet ama hiç değilse durumu idare ediyoruz. Okulda, basketbol ve voleybol takımlarında pek sıkıntısını çekmedim doğrusu. Çalıştığım yerlerde de. Bağ kurma konusunda esas sorun, yaş farkı oluyor artık.

Ancak, insanlarla ahbap olmak, buluşmak, belki bir yerlere gitmek başka şey, gerçek anlamıyla arkadaş olmak başka şey. Benim iyi ihtimalle yılda bir kez gördüğüm, İngiltere’de yaşayan bir arkadaşım var, mesela. Ankara’da otururken, Musil kitabı Niteliksiz Adam’ı ödünç alma izni istemişti de, haftalarca ne kafa dengi arkadaşım var diye sevinmiştim. En güvendiklerimden, en sevdiklerimden biridir. Biraz fazlaca iyi niyetli, temiz kalpli olan, insanların hakkını yememeye çalışan arkadaş listeme dahil. Zaten altı yedi kişi varlar. Mutlaka çok daha fazladır sayıları, ama tespit ettiklerim bunlar. Onların yanında kendimi çok daha iyi hissediyorum.

Bir de, benzer şeyleri sevdiğin, hatta daha basit bir ifadeyle dediğini anlayan insanlar var. Bazen kendimi kısılıp kalmış, boşluğa seslenir gibi hissettiğimde, güvendiğim bir avuç insandan birini arayıp, “Allah rızası için gel de iki çift laf edelim,” diyorum. İkiletmeyip geliyorlar. İki saatlik bir tedavi günlerce kendine gelmeni sağlıyor. Tabii bir de sevdiğin konularda (en fazla da edebiyatta) bir şeylere takılıp gitmek var ki, o daha da uzun süreli tedavi sağlar.

Bu sonuncular arasında, Facebook arkadaşlarımdan birkaç kişi de var, çok değil ama. Sadece bu dostluklar nedeniyle, Facebook’un işe yarar bir şey olduğunu düşünüyorum. Daha çok eski dostlara sadık kalmış bir yakınım ise, bu yaptığımı şüpheyle karşılıyor. Eh, benim de eski dostlarım var. Kolej arkadaşlarımla bugün de zaman zaman toplanırız, bir yerlere gideriz. Hatta bir Balkan gezisi bile yapmıştık. İçlerinde ortaokuldan, yani 1954’ten beri arkadaş olduklarım var. Bir iki tanesi o zaman da en iyi arkadaşlarımdandı, şimdi de öyle. Son birkaç yılda, kendimize “Cumartesi Çaycıları” dediğimiz bir dostum da, gene edebiyat kanalıyla hayatıma katıldı. En büyük şansım ise, ailemin bana kalan üç mensubuyla; yani kızım, oğlum ve kardeşimle gerçekten iyi dost olmam.

Bu istisnai durum bir yana, bence dostların kıymetini bilmek gerek, çünkü ne de olsa onları kendin seçiyorsun ve aklına geldiklerinde içini de hoş bir duygu kaplıyor. Zaman zaman iyice tatsızlaşan bir dünyada böyle duygular için şükretmek gerekiyor.

Arkadaşlık Günü geldi çattı! yazısı ilk önce ON8 Kitap üzerinde ortaya çıktı.

28 Temmuz 2016 Perşembe

Amerika’yı Yeniden Keşfetmenin Faydaları

“Devlerin omuzlarında durmak”…

Muhtemelen çoğumuzun karşısına bir yerde çıkmıştır bu tabir. En meşhur kullanımı, bilim tarihinin hakiki “dev”lerinden Isaac Newton’a ait: 1676’da rakibi Robert Hooke’a yazdığı bir mektupta, “Eğer daha ileriyi görebildiysem, devlerin omuzlarında durduğum içindir,” cümlesini kurmuş Newton.

Çok kullanışlı bir benzetme bu. İnsanlığın birikimini, bir geleneğin parçası olarak keşfetmeyi, üretmeyi, bir “ilerleme yoldaşlığı”na ait olmayı son derece akılda kalıcı bir imgeyle anlatıyor. Bizden önce gelenlerin eserlerini bilmek, kişisel donanımın ve ilerlemenin de, genel olarak o alanın birikimini genişletmenin de mutlak gerekliliği. Bu söz çoğumuzun aklına daha ziyade bilim ve felsefe gibi dalları getirir, ancak edebiyat için de gayet geçerlidir bu. Belki bilimde olduğu şekliyle değil, ama üretende ve üretimde zenginliği, derinliği belirleme açısından. Eski eserler sürekli yenilerinin tohumlarını atar; sadece fikirlerle ve hikâyelerle değil, üslupla da. Bir de tabii, o klasiklerin kendi sırtını dayadığı birikimi aktarmak suretiyle.

Bu yüzden klasik eserleri okumaya devam ettikçe, edebiyatı muazzam bir “konuşma” olarak görmeye başlar insan. Bir eserde çıkmış bir tartışmanın cevabını başka bir eserde buluruz, bir kitapta sorulan bir sorunun cevabına diğer bir kitapta, bir romanda anlatılan hikâyenin devamına diğer bir romanda rastlarız. Bazen de aynı hikâye farklı eserlerde farklı kisvelerde anlatılır.

Evet, edebiyat bu “konuşma”nın tabiatı gereği, aynı hikâyeleri tekrar tekrar anlatmayı da sever. İçindeki soruşturmacının, hoşsohbetin, kâşifin ve hatta yaratıcının “ilerleme”sinin etkili yollarından biridir bu. Nitekim edebiyat tarihine yakından bakınca bir başka eseri tekrar eden, devam ettiren, onun üzerine yorum yapan, ona itiraz eden eserlerle dolu bir âlem görürüz. Hem de üzerine titrediğimiz “özgünlüğün” sandığımızdan çok daha az yaygın ve çok daha az belirleyici olduğunu düşündürmeye başlayacak kadar…

Shakespeare’in eserlerine aşina çoğu okur, bu büyük İngiliz “ozan”ın anlattığı hikâyelerin çoğunun kendi “özgün fikri” olmadığını bilir. Çoğunlukla tarih metinlerinden ve başka eserlerden (mesela, başka oyunlardan) yola çıkarak yazmıştı Shakespeare eserlerini. Romeo ve Juliet’in birkaç selefi vardır –mesela Luigi da Porto tarafından yazılmış Giulietta e Romeo. Gelgelelim “özgün hikâye” Shakespeare’e ait olmasa da, yorumunun gücü ve tesiri sayesinde, ondan beridir artık “Romeo ve Juliet hikâyeleri” denebilecek bir “tür” var! Klasik müzikal film Batı Yakasının Hikâyesi de Isaac Marion’ın genç yetişkin edebiyatından “zombi delikanlı / yaşayan kız” aşk hikâyesi Sıcak Bedenler de bu türe ait.

Goethe’nin Faust’u, bir Alman efsanesinin anlatımıdır, ama ilk anlatım olmadığı gibi, bu konuda yazılmış ilk oyun bile değil! Mesela iki yüz sene kadar önce, Shakespeare’in çağdaşı Christopher Marlowe’un yazdığı bir Doctor Faustus vardı. Yüz elli yıl sonra ise Thomas Mann’ın müthiş düz yazı eseri Doktor Faustus geldi. O zamandan bu zamana nice “Faust hikâyesi” var ve neredeyse her biri “ruhunu şeytana satan adam” hikâyesinin muazzam sayfasına yeni bir not düşerler.

Joyce’un Ulysses’i Homeros’un Odysseia’sının modern bir yeniden anlatımıdır…

Margaret Atwood, Penelopia’da bu destanın kahramanı Odyssesus’un karısının hikâyesine odaklanır…

Jean Rhys ise Geniş Geniş Bir Deniz’de Charlotte Brontë’nin Jane Eyre’inde tavanarasında kilitli tutulan “evin efendisinin eski karısı”nın geçmişine giderek hikâyesini ayrıntılandırır…

Helen Fielding’in yazdığı Bridget Jones’un Günlüğü Jane Austen’ın Aşk ve Gurur’unun ayak izlerinden gider… Aşk ve Gurur ve Zombiler ise detay ve nüans ustası Austen’ın klasiğine yaşayan ölüleri zerkeder!

Philip Pullman’ın çocuklara yönelik nefis Karanlık Cevher üçlemesi, John Milton’ın Kayıp Cennet’ine ilginç bir “ayna aksi”ni oluşturur.

Michael Crichton’ın 13. Savaşçı’sı Ahmed İbn-i Fadlan’ın Seyahatnamesi’nin, Dan Brown’ın Cehennem’iyse Dante’nin İlahi Komedya’sının sıkı öğrencileridir. Dante’nin muazzam baş eserinin kendi bile Thomas Aquinas’ın Summa Theologica’sının izinden yürür –hem de “manzum Summa” yakıştırmasını alacak ölçüde!

Üstelik bu sohbet sadece “büyük metin”lere ya da “temel metin”lere odaklı da değildir; en beklenmedik metinlerin takipçilerini, onlarla sohbete giren başka metinleri bulabilirsiniz. Ve biz bu “yeniden ziyaret”leri ziyaret ettikçe, her yeni metin bize hem daha tanıdık hem de mucizevi şekilde daha engin, daha keşfe –ve tekrar-keşfe!– değer görünmeye başlar.

Zaten “Amerika’yı yeniden keşfetmeye gerek yok” tabiri bana her zaman enteresan gelmiştir. Amerika’nın dünya nazarında “keşfedilmiş” sayılması için birkaç kez keşfedilmesi gerekmemiş miydi sonuçta? Öyle ya, kim keşfetmişti Amerika’yı? Oraya çağlar önce giden ilk insanlar mı? Daha sonra (bugünden bir binyıl önce) kıtaya ayak basmış görünen Vikingler mi? Yoksa Vikingler’den yarım binyıl sonra Kristof Kolomb mu? Besbelli “Amerika’yı yeniden keşfetmeye” gerek kalmışken, hikâyeleri tekrar keşfetmek, onların zamanda ve mekânda izlerini sürmek niye gereksiz olsun? Yazar için de, okur için de son derece verimlidir eskinin keşfi ve tekrar keşfi; klasikler, klasikler için bile –hatta belki en çok onlar için– ziyadesiyle mümbit topraklardır…

Stephen Fry ne demişti The Liar romanında, her zamanki nüktedanlığıyla?

“Özgün bir fikir. Çok da zor bir şey olmasa gerek. Kütüphaneler onlarla dolu olmalı.”

Amerika’yı Yeniden Keşfetmenin Faydaları yazısı ilk önce ON8 Kitap üzerinde ortaya çıktı.

26 Temmuz 2016 Salı

005 Üçüncü

Bizi ilk defa o gün tanıştırmıştın. Hatırlıyor musun? Ben soluk soluğa fakülte binasına girmiş derse geç kaldığımı düşünerek koşuyordum. Birden karşıma çıktınız. “Dur,” deyip, bileğimden yakaladın beni. Dersin saatini şaşırdığım ortaya çıktı. Güldünüz. Onu ilk kez görüyordum. Bizden üç yaş büyüktü. “Bak,” dedin, “bu Gül. Son sınıflardan. Yazlıktan arkadaşım.”

Dersin başlamasına bir saat vardı. Üçümüz birlikte kantine gittik. Aranızda bir türlü katılamadığım bir espri dönüp duruyor, siz kahkahalarla güldükçe kendimi orada fazlalık gibi hissediyordum. Bir an kalkıp gitmeyi düşündüm. Ama senin karşında her zamanki gibi neyi yapsam yüzüme gözüme bulaştıracağımı biliyor, aptal şakalarınıza dudak ucuyla gülüyordum çaresiz.

Gül seninle konuşurken kızıla boyanmış uzun saçlarını tek omuzundan aşağı çekiştirip duruyor, ben orada yokmuşum gibi davranıyordu. Neden sonra dersin başlayacağını, artık kalkmamız gerektiğini söylediğimde yüzüme küçümseyerek baktı. Çantasını alıp başka bir arkadaş grubunun masasına geçti.

Daha o ilk günden sevmemiştik birbirimizi. Sana bunu her söylediğimde, beni yersiz yere kıskançlık yapmakla suçladın. Fakültede ilk yılımızdı ve büyük sınıflardan bir arkadaşın bize olsa olsa faydası dokunurdu.

Ondan sonra Gül bütün o abartılı giysileri, kahkahaları, her şeyi hafife alan ve kolaylaştıran tavrıyla hayatımızın başköşesine yerleşti. Her şeyin iyisini o biliyordu, her probleme bir çözümü vardı, bütün kararları üçümüz adına o alıyordu.

Film festivaline toplu bilet aldığımız, sonra da hep birlikte bir filmden diğerine koşturduğumuz o kış günlerini düşünüyorum. İkinizin o çoğul enerjisine bir türlü ayak uyduramıyordum. Gül’ün, arabası olan bir arkadaşı ve onun sevgilisi de bizimle birlikteydi. Biz arka koltukta üçümüz oturuyorduk. Sen ortamızda. Senin neden ortada oturduğunu, o sıkışıklık içinde hangimize daha yakın olduğunu merak ediyordum. Öyle otururken elimi tutmamıştın. Sadece filmlerden söz ediyordun. Seni uzun zamandır bu denli mutlu görmemiştim.

Gül, Ortaköy’de durup kumpir yemek istedi. Arabayı park ettik, sahilde yürüdük. Hava soğuktu. Arabayı kullanan çocuk ve ben hariç hepiniz kumpir yemiştiniz. Karnım aç olduğu halde, sırf onun istediği bir şeyi daha yapmış olmamak için ben yememiştim. Oysa varlığımın farkında bile değildi, biliyordum. Seni önemsiyordu. Seninle konuşuyor, sana akıllar verip duruyordu. Aşkı tartışıyordunuz. Her şeyin zamanla nasıl sıradanlaştığını. Seyrettiğimiz filmin konusu buydu. Aşk.

Gül, o şuh kahkahalarından birini atıp ağzı patatesle tıka basa doluyken, “İstersen sevgiline sor,” demişti, sana beni göstererek. “Sor bakalım, seni ilk günkü gibi mi seviyormuş?”

Hepiniz birden dönüp bana baktınız. Ben cevap vermedim. Dudaklarımı ısırıyor, benim yerime senin bir cevap vermeni bekliyordum. Oysa sen sadece gülmekle yetindin. O anda neşeni kaçıracak herhangi ciddi bir konuda konuşmak istememiştin. Böyle dedin.

Akşam herkesi sırayla evine bırakarak dönecektik. Yolumuzun üstünde ilk Gül’ün inmesi gerekiyordu. Birden canı tatlı istedi ve yolu değiştirmek zorunda kaldık. Böylece çikolatalı ve muzlu krep yiyebilecek ve hemen arkasından ilk beni bırakacaktınız. Bir taşla iki kuş vurmuştu. Böyle düşündüğünden, bunu planlayarak yaptığından eminim.

O gece beni eve yakın bir yerde indirdiğinizde bir daha hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını biliyordum. Kırılmıştım. Gözlerimde yaşlarla eve yürüdüm. Uyuyamadım. Bir bardak süt ısıtıp televizyona boş gözlerle baktım.

Neden sonra telefon çaldı. Senin aradığını düşündüm. Arayan Gül’ün arabalı arkadaşının sevgilisiydi. Vicdanı rahat etmemiş, senin o gece Gül’ün evinde indiğini söyledi. “Fark etmez,” dedim, sesimin titreşmesini güçlükle bastırarak. “Zaten her şey çoktan bitmişti.”

005 Üçüncü yazısı ilk önce ON8 Kitap üzerinde ortaya çıktı.

23 Temmuz 2016 Cumartesi

Yerini bulan çocuk

Canavar / Monster’ı yavaş yavaş okudukça kendimi kitabın kahramanı Steve’in değil, yazarı Walter’in hikâyesine kulak verirmiş gibi hissediyorum. Herhalde tam olarak benzer şeyler yaşamasalar da, aynı ortamda büyüdükleri için…

Walter Dean Myers’ın ON8’deki iki kitabını bu haftaya kadar okuyamamıştım. Esas olarak, Canavar / Monster’ı okumak istiyordum. Okudum ve hayatıma Steve Harmon girdi. O bittikten sonra daha da büyük bir merakla elime aldığım 1. Manga / Sunrise over Fallujah ise bana Serçe (Robin) ve Jonesy’yi armağan etti. Onun için de en iyisi, artık bu dünyada olmayan Walter Dean Myers’ı yazmaktır diye düşündüm. Ne de olsa, ruhu kitaplarına nüfuz etmiş. Ha bir kitabını okmuşsun, ha Myers’le tanışmışsın. Çok sevdiğim bir yazarın yazdıklarıyla ona yol gösterdiğini öğrenince de, daha fazla etkilendim. Demek dedim, Walter Dean Myers’ın bir yazar olarak yerini bulmasında James Baldwin’in de payı olmuş.

Yazarımız 1937 yılında Batı Virginia’da doğdu. “Annem öldüğünde iki yaşındaydım ve beni anlaşılmaz bir şekilde Florence ve Herbert Dean’e verdiler,” demiş. Aslında pek anlaşılmayacak bir şey yok. Babası, sekiz çocuğa birden bakamamış. Walter üç yaşına geldiğinde, onu Dean ailesine vermişler. “Afrikalı-Amerikalı olan Herbert ve Alman-Amerikan yerlisi melezi olan Florence beni Harlem’de büyüttü. Harikaydı, beni çok seviyorlardı, ben de Harlem’i sevmeye başladım. Hayata ait ilk izlenimlerimi orada edindim.”

Çocuk olarak, hayatının mahalle ve kilise merkezinde geçtiğini söylüyor. “Mahalle beni korudu, kilise bana yol gösterdi.” Akıllı bir çocuktu, ama okulda mutlu değildi. Konuşma güçlüğü çekiyordu, çocuklar da onunla alay edince yumruklarıyla cevap veriyordu. Neyse ki, kitaplar ona huzur sağladı. Annesi çok küçük yaştan beri ona okurmuş. “Kucağındaki rahatçacık tüneğimde, onun parmağını sayfada yavaş yavaş hareket ettirmesini izlerdim ve karakterleri hayal ederdim. Okumak, beni kendi dünyamın dışında dünyalar aramaya itti. Özellikle ailemin kötü günlerinde çok faydasını gördüm.”

Yalnız okumak mı? Yazmak da genç Walter’a iyi geliyordu. Lisedeki İngilizce öğretmeni onun yeteneğini keşfetmiş ve başına ne gelirse gelsin, yazmaya devam etmesini söylemişti: “Senin yapman gereken bu.” Myers ona minnettar. Sınıfta bir kitabı, yazıyı okumakta zorluk çekse de, öğretmeni ona kendi yazdığı bir şeyi, örneğin bir şiiri okumasını söyleyince, konuşma engelini aştığını fark etti. Sonra bir deneme yazıp, bir yarışmada ödüle layık bulununca, babası da ona elden düşme bir daktilo aldı. Ardı arkası gelmeyen hikâyeleri yazdığı daktilo…

Gerçi liseyi bırakmak zorunda kalıp, 17. yaş gününde askere gitti ama, ordudan ayrılınca öğretmeninin söyledikleri aklına geldi ve her gece ne olursa olsun, yazmaya başladı. Yerel tabloid gazetede bir köşe, erkek dergilerine hikâyeler… Okuduğu bir James Baldwin hikâyesi ise, ona yönünü gösteren şey oldu. Kentlerdeki kara derililerin yaşadıklarını, başlarına gelenleri yazan Baldwin’i kendine örnek aldı. Walter Dean Myers, kendi deneyimlerini yazabileceğini anladı. “Nedense hep hayatımın en fırtınalı günlerine dönerim. Vaktiyle olduğum sorunlu çocuk için ve hâlâ içimde yaşayan çocuk için kitap yazarım. Yapmam gereken bu.”

Gerçekten de öyle görünüyor. Bir yandan da nasıl ayakta kalabileceğini öğreniyordu. Üç çete üyesi ile mahalleye yeni taşınan bir çocuk arasındaki kavgayı ayırdığında, damgalanmış biri oldu. Bir seferinde ağaca çıkmış kitap okurken çete üyeleri ağacı çevirdi. Myers aşağı atladı, bir koşu kopardı. Kaçtı ama bu olayı hiç unutamadı. Hayatında büyük değişiklikler olsa bile, gücünü yazmaktan aldı. Yazmayı hiç bırakmadı. Zaten onun hikâyesi acı çeken bir ruhun, hayata küsmüş bir adamın hikâyesi değil. Yeteneğini genç okurlarıyla paylaşmaya kararlı, karmaşık ama yetenekli birinin hikâyesi. Yazdıkları, büyük şehrin sokaklarında büyüyenlerin çarpıcı bir tablosunu çizer, ama yakın ilişkileri, güveni ve kişisel gelişmeyi de vurgular. Yıldan yıla kitapları daha da popüler bir hal aldı ve okunacak olumlu kitaplar ile rol modelleri arayan Afrikalı-Amerikalı gençleri etkiledi.

Sık sık kendi çocukluğunun ekonomoik ve etnik koşullarını yansıtan kitaplar yazar. “Ama bir baba olarak, kitaplarım çocukluğuma ayna tutmuyor. Benim annemle babam epeyce yoksuldu, çocuklarım ise orta sınıfın rahatlığını yaşıyor. Afrika desenlerini özel tasarım blucinlere yakıştırıyor, reggae müzik ile pizza yiyorlar ve AVM’ler, kültürlerinin değişmez bir parçası.” Hem kendinin, hem çocuklarının dünyasına hakim olması, yazdıklarını inanılır kılıyor. Onu son dönemin en önemli çocuk ve genç yetişkin yazarlarından biri yapıyor. Aldığı ödüller de bunun kanıtı.

“Liseden terk” olduğu halde sevilen bir yazar olan Walter Dean Myers, aradığını okuyarak ve yazarak bulmuş. Zaten yazarlığın ilk adımı da okumaktır. “Eve kütüphaneden kitap getirirsem benimle alay ederlerdi,” diyor. “ Büyük bir kesekâğıdı alır, okuyacağım kitapları içine doldurup eve öyle getirirdim. Benimle alay etmelerinden korktuğum için değil, nasıl olsa ânında hadlerini bildirebilirdim. Ama kitaplardan biraz utanıyordum işte.” Özellikle gelirleri düşük olan azınlık gruplarından ana babalara hitap ederek, “Bakın,” diyor, “sadece günde yarım saat ona kitap okuyarak, çocuğunuzun hayatında bir değişiklik meydana getirebilirsiniz.”

Öyle olsa gerek. Çünkü kimseyi öldürmediği, silahı olmadığı halde arkadaşlarıyla birlikte “canavar” yaftası yiyen Steve Harmon da Canavar’da bu kurtuluş yolunu seçiyor ve mahkeme ile hapishanede olanları küçük bir deftere senaryo şeklinde yazıyor. Okuyan çocuk yazmaya başladığında, kendi geleceğine doğru büyük bir adım atmış olur.

Yerini bulan çocuk yazısı ilk önce ON8 Kitap üzerinde ortaya çıktı.

19 Temmuz 2016 Salı

Bahçe sinemalarının İstanbul’u

Yaz geldi! Önce serin havalarla, yağmurlarla nazlandı ama, nihayet geldi. Eski yazlara benzemese de sonunda yaz işte. İstanbul’da hâlâ bir miktar deniz var. Ama bahçe sinemalarımız artık yok desek yalan olmaz. Şehrimizin, yazlarımızın, çocukluğumuzun en renkli hatıraları arasında yerlerini aldılar.

Çocukluk akşamlarımız, sihirli ışıklarla zenginleşirdi. Gece, bahçe sinemalarının karanlığında, makine dairesinden perdeye uzanan ışıklar. Arada birileri yüksek sesle fikir beyan eder, Türk filmlerinde perdeye bir yıldız çıktığında bir alkıştır kopardı. Arkadaşım Sadi Çilingir (sadibey.com), neredeyse eksiksiz bir yazlık sinema listesi sunarken, okur okumaz hatırladığım bir şeyden de söz etmiş:

“Mahallenin bıçkın delikanlılarının perdedeki Erol Taş’a veya Kazım Kartal’a sinirlendiklerinde içtikleri sigaranın izmaritini perde istikâmetine mermi gibi fırlattıkları hâlâ hatırlanır. Yağmur yağdığında, tek kapalı yer olan makine dairesinin altına koşuşturur, filmin devamını oradan izlemeye çalışırsınız. Çünkü yağmur hep filmin en heyecanlı yerinde başlar.”

Yirmili yaşlarıma kadar, hayatım Beşiktaş ve Kartal-Maltepe arasında ikiye bölünmüştü. Denizin her iki tarafında, iki yaşlı kıtada da çok kıymetli yazlık sinemalarım vardı. Yazları birkaç ay Maltepe, onun dışında Beşiktaş. Maltepe deyince aklınıza bugünün semti gelmesin. Daha çok, bazı sayfiyecilerin de itibar ettiği bir balıkçı köyüydü, harikuladeydi. Maltepe’de sinemaya daha çok annemlerle, ama bazen de Aral ağabeyimin kuyruğundan ayrılmamaya çalıştığım için onun grubuyla giderdim. Çok eğlenceliydi, çok. Aileyle gitmek o kadar eğlenceli olmuyor.

Yanlış anlamayın, bugünün sözde yazlık sinemalarından söz etmiyorum. Benim gönlüm, bildiğimiz bahçe sinemalarını çekiyor. Deniz kenarında, ya da çarşının içinde, belki hemencecik yolun karşısında. Hani gazoz, çekirdek falan. Sinema saatinin az öncesinde ya arkadaşlarla birliktesindir, ya da evde sofrada. Kalkıp öyle pat diye gidersin. Gidişi de, dönüşü de kendi kadar keyiflidir. Hele çocuksan, eve dönerken sırtta taşınmanın tadına doyum olmaz.

Maltepe’de bir Mehtap Sineması vardı, “yukarı”da. Bu “yukarı”, çarşıdaki demiryolu geçidinin yukarısında demekti. Bir de aşağıda sahil boyundaki Yalı Sineması. Maltepe’nin sayfiyeci gençleri, biraz yabancı film oynattığı, biraz da ‘piyasa’ya yakın olduğu için Yalı’yı tercih ederdi. “Mehtap” sineması ise, voleybol sahamıza çok yakın olduğu halde aynı itibarı görmezdi. Türk filmi oynattığı için olsa gerek. Annemle arkadaşları, bir akşam gezmesi olsun düşüncesiyle ona da giderlerdi.

Benim için ise hiç fark etmiyordu, bir yazlık sinemaya gidelim de, ne olursa olsun. Akşam yemeği çabucak yensin, hazırlanılsın, yola koyulup yürünsün. Sinemaya gelince sağa-sola bakılsın, çekirdekle gazoz alınsın. Eşe-dosta selamlar verilsin. Yeniyetmelik yıllarında ise bakmaktan çok bakılmak önem kazandığı için, iyiden iyiye, bize bakmasını tercih ettiğimiz insanların gittiği “Yalı”ya doğru kaymıştık.

Yüz yıldır oturuyormuşçasına benimsediğim semtim Caddebostan’ın civarındaki vaktiyle var olan sinemalar arasında ise en çok Çiçek ve Budak sinemalarını severdim. Pamuk içinde büyütülmüş çocuklardık, arkadaşlarla gidilen o sinemalar bizim için bir özgürlük simgesiydi, akşamın serinliği ruhu ferahlatırdı sanki. Yalnız onlar mı? Yerinde bir apartman yükselen Kınay, Ozan, Serdar; sonra, daha önce görülmüş film sayısı çoksa da boş akşam kaldıysa, İkizler, Toraman, Yoğurtçu, ille de Kalamış Sahil, vs.

Ama benim esas uzmanlık alanım, Beşiktaş’ın bahçe sinemalarıdır. Semtimiz bu konuda hayli zengindi. Üç tane büyük yazlık sineması vardı. Şimdi Bir Demet Tiyatro’nun bulunduğu yerden biraz daha anacaddeye doğru olan Suatpark, Yumurcak sinemasının mekânının önceki sahibi Gürel ve onun karşısında, biraz daha çarşı içine doğru Beşiktaş Bahçesi ya da Basri Bey’in Bahçesi, daha yaygın deyişle, Kamburun Bahçesi. Basri Bey kısa boylu, kambur bir adamdı gerçekten de. Ama Beşiktaş halkının kısm-ı azamisinin aksine, bizim evimizde bu “kambur” lafı ağıza alınmazdı.

Suatpark nispeten küçük bir sinemaydı ama Güler ve Beşiktaş Bahçesi büyük ve yemyeşildi. İkisinin de arkada küçük birer havuzu vardı. Gündüzleri öğrenci mekânı olurlardı, özellikle Yıldız Teknik ve Akademi. Ben de o bahçelerde ders çalıştığımı hatırlarım. Küçükken de oyun oynardık, oyun oynamaya çok müsait bahçelerdi. Sonradan, romantik ilişkiler yeşertmeye de uygun oldukları anlaşıldı.

Akşam ise, karanlıkla birlikte sinemanın büyüsü çökerdi bahçelere. Bazen tahta, bazen metal, kimi düz, kimi aralıklı, şeritli sandalyelerde otururdun. Bazen birbirlerine bağlanmış olurdu bu sandalyeler, yerinden kıpırdatamazdın. İstemediğin kişiden uzaklaşıp istediğine yaklaşamazdın. Bahçe sinemalarının özgürlüğüne yakışmazdı doğrusu. O aşina bahçe sineması duygusunu son yıllarda, Kuzguncuk’ta bir ilkokuldaki sinema ile Büyükada Lale Sineması’nda yaşadım bir tek. Keşke hâlâ film gösteriyor olsalar… Plajlar ile bahçe sinemaları, benim büyüdüğüm şehrin olmazsa olmazlarıydı…

Bahçe sinemalarının İstanbul’u yazısı ilk önce ON8 Kitap üzerinde ortaya çıktı.

16 Temmuz 2016 Cumartesi

“Yazan İnsan”dan “Tuşlayan İnsan”a…

Marshall McLuhan’ın yüksek tesirli medya teorisi kitabı Gutenberg Galaksisi, “tipografik insanın oluşumu” alt başlığını taşır. Bana her zaman son derece şık bir adlandırma gibi görünmüştür bu. Öyle ya, türümüzü tanımlamak için homo sapiens yani “bilen insan” diyoruz, ama bilginin suretleri mağarada durduğu gibi durmuyor ki! Bilen insan içinde de, konuşan insandan yazan insana, ardından matbaa eseri basılı harf insanına, yani tipografik insana evrildik. Sonra hızla çoğaltılıp yayılabilen yazılı sözün Gutenberg galaksisinden, elektrikle beslenen kitle iletişim araçlarının “Marconi galaksisi”ne geçiş yaptık (radyonun mucidi Guglielmo Marconi). Şimdiyse, yeni bir galaksinin yeni insanları olmakla meşgulüz: Kimine göre homo digitalis, kimine göreyse homo interneticus. Bu galaksi bir yandan bilgiye nasıl ulaşıp onu nasıl sakladığımızı radikal biçimde değiştirirken, bir yandan da aslında yazı alanında tipografik harfin hükmünü neredeyse mutlak kılıyor ve zaten var olan bir meyli giderek dikleştiriyor: Elyazısına yabancılaşma meyli.

Ben klavye tuşlarıyla çok erken tanıştım. Küçüklüğümden beri, etrafımda bir şekilde işi yazmak olan insanlar vardı ve bu insanlar, neredeyse istisnasız şekilde, bu iş için kalemle kâğıdı değil, klavyeyi kullanıyorlardı. Daktilo klavyesini. Tı-tık tık tık tık tı-tık tı-tık! Geceleri geç saate kadar süren işlerin bitişik odasında bu tuş sesleriyle uykuya dalışlarımı bugün bile büyük bir berraklıkla hatırlıyorum. Belki bu yüzden, hâlâ kafamda daktilo sesi huzurlu bir normalliğe, hatta bir nevi fonetik mahmurluğa sahiptir. Bir şey çocukluğunuzla böyle doğallıkla içiçe geçmişse, onu ne kadar “yapay, mekanik ve soğuk” bulabilirsiniz ki? O yüzden, klavye benim için hiçbir zaman o “kişisellikten uzak, yeni, korkutucu teknolojik dünya” fikrinin bir parçası olmadı. Yazının ve hayatın bir parçası oldu.

Kaldı ki, el yazım her zaman berbattı. Daha ilkokulda dersleri iyi olduğu halde el yazısı pes dedirttiğinden, öğretmeni tarafından sınıfta bırakılmakla tehdit edilen birinden bahsediyoruz sonuçta! Yazar Janet Finch, “El yazısı berbat biri olarak bilgisayarı çok seviyorum, hayatım boyunca bilgisayarı bekledim,” demiş ya… İşte benim için de aynısı geçerli. Zaten gazeteci, yazar, çevirmen tayfasına aşinalığımdan dolayı çocuk aklımda kalem ve kâğıt heveskârın, klavye ise profesyonelin mecrasıydı… Lise bittikten sonra çalışma zorunluluğu doğunca ve kendimi dergicilik işinde bulunca, klavyeye “terfi etmiş” oldum.

Gelgelelim seneler sonra kalem ve kâğıtla uzun uzun not almam gerekip de elimin aklıma hatırladığım doğallıkla itaat etmediğini, hatta düpedüz yazmakta zorlandığımı fark edince dehşete düştüm! (O gün bugündür yanımda her zaman kalemle kâğıt taşıyor ve onlara mümkün olduğunca başvuruyorum).

Evet, ben kendi yazı evrenimde tipografik galaksiye erken geçtim belki, ama izole bir vaka değil tabii ki bu. O zaman girdiğim meslekte son derece normaldi (tıpkı şu yazıyı yazarken bile kullandığım F klavye gibi), şimdiyse herkes için çok erken yaştan itibaren normal. Hâlâ okuma yazma elle yazarak öğreniliyor, ama bunun ötesinde, yazıyla ilişkimiz neredeyse tamamen kâğıt-kalemden klavyelere taşınmış durumda. Yazmıyoruz, “tuşluyoruz”. Ama düşünürseniz, tıpkı dijitalleşen fotoğraflarımız gibi, yazılı sözlerimiz de giderek bir “ara teknoloji” olmaksızın erişilemez hale geliyor bunun sonucunda. Öyle ki, yazısever bazı çevreler “el yazısı”nın iyiden iyiye yok olmaması için projeler geliştirmeye, cemiyetler kurmaya başladılar!

Bir zamanlar Jean Cocteau, “Sinema, ancak malzemeleri kalem ve kâğıt kadar ucuzladığında sanat olabilir,” demişti. Kamera epey ucuzladı ucuzlamasına da, yazı yazmak için en yaygın kullandığımız malzemeler pahalandı! Hatta çoğumuz için ikisinin aynı fiyatta olduğunu söyleyebiliriz, çünkü artık pratikte ikisi de akıllı telefon anlamına geliyor. Daha bu yeni binyılın başlarında, yani akıllı telefonlardan önce, Japon gençler kendilerine “başparmak nesli” demeye başlamışlardı bile (Bu isim gençler arasında telefonla mesajlaşmanın yaygınlığından geliyordu elbette). Şimdi işin nesli filan kalmadı, mecazi olarak tamamen “başparmak insanlığı”na dönüştük. Üstelik anlaşıldığı kadarıyla, Japonlar’ın kendileri “başparmak nesli”ne, hatta genel olarak dijital dünyaya geçişin bedelini benim seneler önceki birdenbire kalem ve kâğıtla yazmakta zorlandığını fark etmiş halimden daha ağır ödüyorlar. Son derece teferruatlı ve çok sayıdaki harflerinin nasıl yazıldığı konusunda giderek yaygınlaşan bir unutkanlıkla (Bu ilginç durum, söz konusu harflere “kanji” dendiği için “kanji amnezisi” olarak tanımlanıyor).

Peki gerçekten ne kadar önemli, harfleri yazabilmek? Japonlar için –yahut bizim için? Yazıyı tanıyor ve tuşlara bakarak üretebiliyor olmamız yeterli değil mi? Dünyanın yüzüne, somut bir yüzeye not bırakamamanın ve tıpkı parmak izi gibi bize ait eşsiz bir “imza” olan el yazımızdan olmanın hazinliğinin ötesinde, romantik bir fikir mi acaba el yazısının asaleti? Yoksa elle yazmayarak, temel bir şeyleri de kaybediyor muyuz?

Öyle gibi görünüyor. Öncelikle de hatırlama konusunda. Son yıllardaki araştırmalar, elle yazdığımız bir şeyi “tuşladığımız” bir şeye kıyasla, uzun vadede daha iyi hatırladığımızı gösteriyor. Bunun sebebi, elle yazmanın tuşlamaya kıyasla daha karmaşık bir işlem olması ve beyinde daha kalıcı bir iz bırakması. Hatırlamak istediği her şeyi bir yere yazarak büyümüş (ve neyse ki, seneler önceki o acı not alma tecrübesinden sonra bu alışkanlığı derhal geri edinmiş) biri olarak bana gayet doğal geliyor bu: El yazım ilkokulda şekliyle başıma ne kadar dert açsa da bir taraftan da kurtarıcımdı, doğrudan beynimdeki kayıt dairesine giriş yapabilen bir vasıtaydı adeta.

Bir ikinci sonuçsa, çoğumuzun elle yazma hızının klavyeyle yazma hızından daha düşük olmasının eseri: Üniversite öğrencileri arasında yapılan bir araştırmaya göre, özellikle not alırken “tuşlayanlar” yazdıkları üzerine pek de kafa yormuyorlar, tabiri caizse daha “mekanik” bir işlem halini alıyor not tutmak. Bunun sonucunda çok fazla not alıyor ve aldıkları notların çok azını hatırlıyorlar. El yazısıyla not tutanlar ise daha yavaş yazdıklarından, kafalarında hızla bir özet çıkarıp seçerek, yorumlayarak yazmak zorunda kalıyorlar. İşte bu “süzme” işlemi, not almayı daha az mekanik, daha etkin bir faaliyet haline getiriyor ve yazılanların daha iyi hatırlanmasını sağlıyor.

Genel olarak bilginin muazzam arttığı, yorumun ise arkada kaldığı yeni çağı çok iyi tarif eden bir durum değil mi bu?

Yazar Clive Barker’a bakarsanız, “tuşlayan insan”ın farkı bununla da sınırlı değil. Kelime işlem programıyla yazdığında, yazarın üslubuna “bir şey olduğunu” söyleyen Barker, nitekim günümüzde yavaş yavaş ortaya “kelime işlemci üslupları çıkmaya başladığını” ileri sürüyor. Ve kendi tecrübesinden yola çıkarak, yüzlerce sayfalık bir kitabı elle yazdığınızda, hiçbir kelimeyi değeceğinden emin olmadıkça yazmadığınızı ifade ediyor!

Ne yalan söyleyeyim, aklıma, yazılmış onca yazıdan bile önce, klasör içinde klasörlerin derinliklerinde bekleyen, hepsine bakmaya ömür yetmeyecek dijital fotoğraflarımız geldi.

Eskiden, distopyalarımızı hep “yokluk” üzerine kurardık. Ama belki de homo digitalis’in asıl sorunu yokluktan ziyade, çokluk! En azından yazı söz konusu olduğunda, bu çokluğu süzmenin formüllerinden biri “elimizde” gibi görünüyor.

“Yazan İnsan”dan “Tuşlayan İnsan”a… yazısı ilk önce ON8 Kitap üzerinde ortaya çıktı.

2 Temmuz 2016 Cumartesi

May – kııııl!

Altı yıl önce yazdığım yazıya “Hazin Bir Kayıp” başlığını koymuşum. Ne kadar yazık gerçekten! Daha elli yaşındaydı, İngiltere’de yaşı kadar konser vererek bir dönüş yapmaya hazırlanıyordu. Hatta 2009 Mart’ında Londra’da bir basın toplantısı yapıp This Is It başlıklı bir dizi geri dönüş konserini duyurmuştu. 1997’deki HIStory World Tour’dan bu yana ilk büyük konser dizisi… Jackson, bu şovların ardından emekliye ayrılabileceğini de çıtlattı, ama ağzına hiç yakışmadı.

Önce Londra’da 10 konser düşünmüşlerdi. Sonra bunu Paris, New York City ve Mumbai’deki konserler izleyecekti. Şarkıcının ilk 10 konserden 50 milyon dolar alacağı düşünülüyordu. Londra programı, bilet satışları rekor kırınca değişti. İki saatten kısa sürede bir milyon bilet satılmıştı. Konserler Los Angeles’ta 13 Temmuz’da başlayacaktı. Londra’daki ilk konserden üç hafta önce Jakcson kalpten öldü. Elli yaşındaydı henüz. Elli yaş nedir ki? Sonradan doktoru ihmalden suçlandı, ama iş işten geçmişti. Michael Jackson, müziğini, videolarını, filmlerini ve yalnızlığını geride bırakarak gitti.

Bizler için, yani o Jackson Five ile altı yaşında ilk kez sahneye çıktığında yirmi yaş civarında olanlar için, büyümesini şefkatle izlediğimiz bir çocuktu. Gördüğüm en sevimli veletlerden biri. Hoş, ağabeyleri de şirindi ya. Ama, belki Janet’i bir yana bırakırsak, hiçbiri tek başına onunkiyle mukayese edilecek bir başarıya ulaşamadı. Aile içinde şiddet görmüş, taciz edilmiş çocuklardı. Belki babaları başka bir kadınla evlenip ondan çocuk sahibi olunca bir nebze rahat etmişlerdir. Bizden sonraki kuşaklar ise, onunla birlikte çocukluklarının bir parçasını kaybetti. Bir dönem kapandı, bir rüya bitti.  Genç bir arkadaşımın dediği gibi, “Medyanın acımasızca yıprattığı sanatçının eriyip gidişi” onlarda da hüzün uyandırdı.

Michael, çocuk sevgisi yüzünden başını hayli belaya sokmuştur. Ben çocuk tacizi suçlamalarını hak ettiğine hiç inanmadım. Gerçi bu yüzden sık sık aptal muamelesi gördüm, ama memnuniyetle söyleyeyim ki, South Park’ın hiç de aptal olmayan iki yaratıcısı, Trey Parker ile Matt Stone da benimle aynı fikirdeydi. Animasyon dizinin ona ayrılmış bir bölümünde ona çok iyi davranmışlardı.

Michael Jackson hayattaki tek çocukluk tecrübesini, kendi çocuklarıyla birlikte yaşamıştır diye düşünüyorum.

Çocukluğun ne olduğunu bilemedi hiç, çünkü normal yaşamadı. Aniden sadece şöhret değil, star oldu. Nasıl normal davranılacağını da asla öğrenemedi. Ağabeylerinin oluşturduğu gruba katıldı, Motown plak şirketine götürüldü. Orada, şirketin sahibi Berry Gordy’nin yanında, nasıl efsane olunacağını, insanın kendisine nasıl uygun bir imaj yaratacağını öğrendi. Dokuz yaşındaydı ve stardı. Gordy’nin yardımıyla plak satışları arttı, ama para ona değil, Gordy’ye gitti. Hakkında öğrendiği ilk gerçekler de bunlardı.

Babası öfkeli bir adamdı, onu ve sekiz kardeşini döverdi. La Toya’ya göre, onu ve Michael’ı cinsel olarak da taciz etmişti. Ağabeyleri Jackie, Tito, Jermaine, Marlon ve Randy’ye gelince, onlar şöhretin cazibesine kapılmıştı. O sıralarda babaları evlendi. Grubun sefası da üç yıl sürdü. Para kazanamadıklarını anlayınca Columbia’ya gittiler. Gordy onların Jackson Five adını bile kullanmasına izin vermedi. Michael 14 yaşındaydı.

Beş yıl içinde kendisini toparladı, babasının yumruğu altından uzaklaştı ve iki albüm yaptı. İlk albümünü unutmak mümkün değil. 1979 yapımı Off the Wall, müzik dünyasını şaşırtan bir albümdü. Michael Jackson da o sıralar yeteneğini yeni sergilemeye başlamış, kara derili olmaktan hoşnut, çok çekici bir çocuk. Albümün kapağındaki resimde çok keyifli görünür.

Ama benim asıl unutamadığım üç yıl sonraki Thriller’dır. Kimsenin de unutmuş olduğunu sanmam. O sıralar daha ailesiyle yaşıyormuş. Ne de olsa, tek geçim kaynaklarıydı. Thriller’ın videosundaki çevik, sevimli halini unutamıyorum. Bir de, dansını. Michael gerçekten de gördüğüm dansçıların en iyisiydi. İki yaşında MTV’de videosu gösterilmişti. O sıralar American Werewolf in London ile şöhretini perçinlemiş John Landis’in yönettiği, korku janrının en büyük adlarından Vincent Price’ın anlatıcısı olduğu bir video. Hayatımın en unutulmaz Michael Jackson anısıdır. Aynı zamanda gelmiş geçmiş en çok satan albümmüş, dünyada 65 milyon satmıştı.

Aslında popun inkâr kabul etmez ikonu nasıl ölürse ölsün, şaşıracaktık. Çünkü iyisiyle de, kötüsüyle de bu dünyaya ait değil gibiydi. Başka gezegenden gelmiş bir çocuktu. Peter Pan’di, E.T.’ydi. Gerçi son yıllarda, onca zamandır hayran olduğumuz Michael’a benzemiyordu, ama gene de süperstardı. Teknolojinin yardımıyla, sanırım Michael’ı ağabeyleriyle dans edip şarkı söylerken ya da Moonwalk yürüyüşü yaparken görmemiş kimse kalmamıştır. Bütün o kanıtlanmayan suçlamalar da sevdiğimiz Michael’ı, I Want You Back, ABC, Don’t Stop Til You Get Enough, Rock With You’nun Michael’ını unutturamadı bize.

Bir arkadaşımın İngilizce olarak yazdıklarını çevireyim, en iyisi: “Ne hazin bir kayıp. Huzur içinde yat, Michael. Seni sevmiştik.” Bir de şunu söyleyeyim. Thriller’ı ve Moonwalk’unu ömür boyu unutamam. İnan bana, genç bir Travolta bile senin kadar iyi dans edemezdi, Michael.

 

May – kııııl! yazısı ilk önce ON8 Kitap üzerinde ortaya çıktı.